Ağlaya Ağlaya Okudum!

5 yıldır huzurevinde yaşayan bir annemizin kaleminden duygusal bir öykü.. Tüm evlatlara ithaf olunur..! Buz gibi odalarla dolu iri binalar diktiler ülkeme. İçine ömürlerinin son demlerinde olan anneleri, babaları doldurdular. İsmine huzur konutu dediler. Oysa huzur hiç uğramadı oraya. Daha Öncekinden yaşlılarımızı kapatmazdık başka yerlere.

Onların suratı suyu saygısına belalar def oluyor der, onları nimet öğrenirdik. Boyunlarını bükük bırakmazdık.Dışarıdan huzurlu gibi görünen, bu suskun uysal binalarda, ne fırtınalar kopuyor kimbilir. Kaç anne anlatmak, bağırmak istedi duygularını, kaç anne yazmak istedi belirsiz. O annelerin ismine yazdım bu satırları. Bu mektup tedirgin odalardaki vicdanı bitkin annelerin suskun çığlıklarıdır..

Takvime baktım da 5 yıl olmuş buraya geleli. Nasıl geçti o 5 yıl bir de bana sor. Çok bakmıyorum takvimlere. İçim bunalıyor, zaman geçmiyor. Daha Öncekinden su gibi akıp geçiyor zaman tasam. Şimdi öyle düşünmüyorum. Demek insan mutluyken tez geçermiş zaman. Cezaevindekiler şimdi daha iyi kavrıyorum. Beni buraya vazgeçtiğin gün anneler günüydü anımsıyor musun? O günden beri anneler günü sınan gün benim için daha da bir anlamsızlaştı. Her yıl bugün anne olmak ayrı bir acı veriyor bana..

Sen ufak bir çocuktun daha. Hiç bir yere vazgeçmezdim ben seni, öyle korunmasız, öyle suçsuzdun ki, kimselere güvenip göndermezdim. Yanımdan hiç ayırmazdım. Şimdi beni nasıl olupta tanımadığın insanlara teslim ettiğini düşünüyorum. Gözden çıkarılmış daha önceki bir eşya gibi seziyorum kendimi. Eskimiş, işe haylaz. Küskünlük mü? Belki, küskünüm biraz..

Geçen gün daha önceki komşumuz Mevlüde teyzenin kızı Şükran geldi. Yolda görmüş seni. “Neden vazgeçtin anneni” diye sormuş sana. “Kendisi istedi” demişsin. “Maaşıda var bakıyorlar, yeri sıcak, her işi görülüyor içim rahat” demişsin. Kendim istemiştim evet, bazen naz yapma kabilinden ” İhtiyarlayınca huzurevine gönderin beni, kimseye yük olmak istemem” tasam. Ama içten içe hiç konduramazdım bu vaziyeti, ne kendime, ne sana.

“Vazgeçmez beni bir yere” tasam. Tıpkı minikken benim seni vazgeçmediğim gibi, beni hiç vazgeçmezsin sanırdım.Haylaz bir çocuktun sen. Yerinde duramayan serseri bir mayın gibiydin.Kaç kere ısırdım dudaklarımı sana haykırmamak için, kaç kere sıktım yumruğumu vurmayayım diye. Ama hiç vurmadım sana, hiç kırmadım kalbini.. Komşulardan biri sana “çok haylaz” dedi diye aylarca onun suratına bakmamıştım. Kimse söz söylemesin, incitmesin isterdim. Tahammül edemezdim sana dikilen sert bir bakışa dahi..

Geçen gün bana “bunak bayan” dedi bakıcının biri. Hasta bezini lavaboda unutmuşum. Arada oluyor yakalayamıyorum diye vermişlerdi. Diğerleride duydu ya, nasıl utandım bir öğrensen.. Daha ne sözler söylüyorlarda dilim varmıyor söylemeye. Kırar mıyım, incitir miyim diye kim düşünüyor ki? Çok duyarlıydım daha öncekinden öğrenirsin, tez alınırdım. Hem benden titizi mi vardı? Kimselerin işinden hoşlanmazdım. Şimdi yemek yerken dahi yoruluyorum,üstüme döküyorum.

Bazen uyuyarak kılıyorum namazlarımı. Secdeye başımı koyup uzun uzun öylece kalmayı ne çok özledim.. ihtiyarlasam da geleceğe dair umutlar besliyordum buraya gelmeden evvel. Evladımı geliştirdim nasıl olsa, artık bitkinlikler biter, ben rahat otururum torunlarımdan hoşlanırım, sen sorarsın “anne ilacını getireyim mi, bir şeye lüzumun var mı?” diye. arkama yastık koyarsın, kesemediğim tırnaklarımı sen kesersin sanıyordum. Şimdi çoğu kere tırnaklarımı keserken kanattıklarını öğrenmezsin tabi..

Gerçi benden daha beterleride var burada. Emine Bacı vardı mesela. Köyden gelmişti. Bir ay kadar oldu can vereli. Bir yıl evvelde Alzheimer hastası olan kocası can vermişti. Çok çekti perişan. Üç oğlu varmış Emine Bacı’nın. Aslan gibiymiş hepsi. Ben görmedim, gelmezlerdi hiç. Üç adam bir anayı sığdıramamışlar evlerine.

Bağ bahçe dolaşmaya alışmış bayan. Hiç oturup kalmamış yerinde. Burada nasıl zorlandı, neler çekti Allah öğreniyor. Her yaz köyüne gidecek diye umut ederdi. Haber yollamış oğlu, “Annemin ancak ölüsü çıkar oradan” demiş. Köylülerden çıkarıp bakmak isteyenler olmuş, ona da izin vermemişler. Bir defasında pencereden sıçramaya kalktı da güç yakaladı bakıcılar. En son oğlu bayramlık yollamıştı, “zıkkım olsun ondan gelen” dedi, giymedi giysiyi. Hiç oğlum, yavrum demedi. “Köyüm” dedi, “konutum” dedi durdu gariban. Bir sabah yatağında ölü buldular. Vefatı dahi yalnız oldu Emine Bacı’nın. Ooof off hangisini anlatsam, daha neler var neler..

Şu bakıcı bayanı hoşlanamadım bir cinsli. Sanki özel olarak seçmişler. Bu kadar mı acımasız olur bir insan ? Hiç mi gülmez suratı ya hu? Her gün odaya gelince burnunu yakalıyor. Pis kokuyormuş. Pencereyi sonuna kadar açıyor. Kesinlikle yarım saat sarih tutuyor. Çok üşüyorum. Zati parmaklarımda da can kalmamış sanki, basit basit ısınmıyor daha öncekisi gibi.. Hatırlar mısın ilkokula gittiğin o seneleri. Kışın kuzine sobayı yakardım. Sen gelmeden yemeği hazır eder, sobanın üzerine koyardım. Sen beğeniyorsun diye sobanın fırınında bir kaç tane ufak patatesi pişirirdim belli. Mektepten kazanç gelmez sobanın yanına koşardın. İlk işin tencereye bakmak olurdu. Genelde hoşlandığın yemekleri yapardım. Ellerin üşümüş diye avuçlarımın içine ellerini alır ısıtırdım, öperdim öperdim..

Sık sık uğrarım demiştin. Bütün 8 ay olmuş uğramayalı. İşlerin yoğunmuş, zamanın yokmuş. Torunlarımda sormuyorlar demek. Yeni konuta taşınmışsın aldım haberini. Dostun Zehra söyledi. Sadakatli kızdır, arada geliyor sağolsun. Annesi de babası da yanında ölüm etmiş. Hiç vazgeçmemiş bir yere, yanından ayırmamış. İmrenmedim desem palavra söylerim. “Konutu çok büyük” dedi. İri odaları, geniş bir balkonu varmış evinin. Yeni mobilyalar almışsın, daha öncekileri elden çıkarmışsın.

Tıpkı beni çıkardığın gibi.. Herşeyi sığdırdın da evine, bir beni sığdıramadın a kuzum. Hadi onu da geçtim. Bir kere “Anne gel konutumu gör, bir kaç gün kal” dahi demedin.. Zehra’ya “Anneler gününde görmeye gideceğim” demişsin.. Ben anneler gününü hiç beklemiyorum öğreniyor musun? Anne olmak acı verir mi insana? O gün bana acı veriyor yavrum. Artık kendimi bir anne gibi sezemediğim için belkide.. Bir evlat bir torun beğenemezsen, çevrende anne diyen olmazsa sana, ne anlamı var anne olmanın?Can Verene imrenilir mi hiç? İmreniyorum işte. Kimin can verdiğini duysam “mısırı başıma” diyorum. Hayaller umutlar, mutlu zamanlarmış insanı ayakta yakalayan. Onlar yoksa yaşamak azap olurmuş meğer..

Kim buluş etmiş bu tedirgin konutları? Rahat suratı görmesin deyip her gün beddua ediyorum. Huzur konutuymuş. Hergün can verip can verip diriliyorum bu tedirgin odada. Hiç tanımadığım, huyumun uymadığı insanlarla uyuyup kalkıyorum. Hiç bir şey bana ait değil. Laf hakkım yok, giysilerim dahi benim değil sanki. “Allahım al itimadını ne olur, bu yükü taşıyamıyorum”Bu tedirgin konutları buluş edenler mi çıkarmış anneler günü sınan palavracı günü?

İnsanlar yaşlı annelerini bu konutlara kapatsın da sonra anneler günü olunca ziyaret etsinler diye öyle mi?Bak yeniden geldi o kadersiz gün. Zehra geleceğini söylemişti. Gelsen de bir, gelmesen de artık. Ben anneler gününü hiç hoşlanamadım öğreniyor musun? Dünyalara sığmayan anne vicdanım tedirgin bir odaya tutuklandı. Ne hoşlanmanın, ne analığımın bir anlamı yok artık.. Çok üşüyorum. Hem parmaklarımda da can kalmamış sanki, basit basit ısınmıyor daha öncekisi gibi.

“Ağlaya Ağlaya Okudum!” üzerine 1 yorum.

  1. Gerçekten ağlanacak bir yazı dışarıdan huzur evi olarak görülen evde yaşananlar içler acısı. Allah kimseyi kimseye muhtaç etmesin özellikle hayırsız evlatlara. Zaten huzur evleri ne kadar iyi olursa olsun insan atılmış, itilmiş dışlanmış olmayı asla kabullenemiyor bu psikoloji zaten onları yiyip bitiriyor. Allah sabırlar versin.

Bir cevap yazın