Tam Anne ve Babalar Kesinlikle

Akatlar’da yürüyordum; bayan beni tanıdı ve selamlaştıktan sonra, sualini sordu: “Oğlum dersleri tamamen vazgeçti; ne söylesem hiç fayda etmiyor. Ya dostlarıyla buluşuyor, ya telefonda iletileşiyor ya da bilgisayarın başında reyin oynuyor. Ne yapacağımı donakaldım, Öğretmenim ne yapalım?”

“Sohbet ediyor musunuz?”

“Valla, konuşuyorum, ama hiçbir verimi yok.”

“Kaç yaşında?”

“On yedi yaşında.”

“Mesela ne diyorsunuz?”

“İmtihanların yanaştığını söylüyorum; derslerine çalışması gerektiğini söylüyorum; böyle giderse sınıfta kalacağını, dostlarından geri kalacağını, ilerde çok pişman olacağını, ama o zamanda dinlenen pişmanlığın işe yaramayacağını anlatıyorum.”

“Siz konuşup, öğüt ediyorsunuz.”

“Evet.”

“Ama, onunla sohbet etmiyorsunuz.”

“Valla öğrenmem; biz bildiğimiz kadarıyla elimizden gelenin en iyisini yapıyoruz, konuşuyoruz, anlatıyoruz.”

“Doğru, bildiğiniz kadarıyla elinizden gelenin en iyisini yapıyorsunuz. Ama konuşmak, öğüt etmek, sohbet etmek değildir. Siz sohbet etmesini öğrenmiyorsunuz.”

Bayan haklı olarak “neden bahsediyorsunuz,” diyen bir surat ifadesiyle bana baktı.

İçim burkuldu. Anne acı sürüklüyordu ve çocuğuna takviye etmek istiyordu, ama kendini naçar hissediyordu.

Öğrencileri ve anababaları beraber çağırdım. Danışmalığını yaptığım mektebin ufak tiyatro salonunda buluştuk, talebelerle beraber anababalar da oturdu.

Ufacık sahneye çıktım, bir sandalye attım oturdum, yanı başıma bir boş sandalye koydum.

“Buradaki talebelerden kim benimle sohbet etmek istiyor?” diye sordum. Kalkan ellerden birini gelişigüzel seçtim. Selim ismiyle anacağım bir talebe yanımdaki sandalyeye geldi oturdu.

“İsmin ne?”

“Selim.”

“Kaç yaşındasın?”

“On iki.”

“Bugün ayın kaçı?”

“24 Aralık 2008.” Reel tarihtir; bu uygulamayı o gün yaptım.

“Selim, gözünü kapa, beni iyi dinle. Gözünü açtığın zaman aradan yirmi sene geçmiş olacak. 24 Aralık 2028 tarihinde gözünü açmış olacaksın. Tamam mı?”

Kavradığını belirtmek için başını salladı.

“Lütfen gözünü aç.”

Selim, gözünü açtı.

“Bugünün tarihini söyler misin?”

“24 Aralık 2028.”

“Kaç yaşındasın?”

“Otuz iki.”

“Ne iş yapıyorsun?”

“İç mimarlık.”

Göz ucuyla anneye babaya bakıyorum; suratlarında hayret belirten hafif bir gülümseyi var. Muhakkak ki, onlar da Selim’in söylediklerini benimle beraber ilk kez dinliyorlar.

“Nerede çalışıyorsun?”

“New York, Manhattan’da.”

Anne, babanın suratında gizleyemedikleri büyük bir afallamışlık ifadesi.

“Konutlu misin?”

“Hayır.”

“Dostlarından evlenenler oldu mu?”

“Kızların hepsi evlendi.”

Gülüşmeler..

“Çalıştığın yere beni götürür müsün?”

“Bürom, Manhattan’da 86 katlı bir binanın 42. Katında.”

Gülüşmeler devam ederken hayalen o binaya yürüdük, asansöre bindik, 42. Katta indik.

“Burası ‘home office,’” dedi.

İçeri girdikten sonra söyledi:

“Dubleks daire: altta salon ve mutfak var. Yukarda yatak odası ve büro odam.”

“Selim, salonda neler var?”

“Salonda masa var, koltuklar var, sandalyeler var; komodin var, sehpalar var.”

“Duvarlarda ne var?”

“Fotoğraflar var, resimler. Ailemin fotoğrafı da var.”

“Ailenin resmine bakınca neler görüyorsun? Birlikte bakabilir miyiz?”

“Annem ar, babam var. Ailece sürüklettiğimiz bir resim. Ağabeyim var, ablam var, ben varım.”

“En ufak sen misin?”

“Evet.”

“Selim, bu fotğrafa baktığında, içinde ‘keşke!” duygusu beliriyor mu? İçindeki rastgele bir ‘keşke’nin sesini dinliyor musun?”

Hiç beklemeden “Evet,” dedi.

“Haydi, anlat bize,” dedim.

“Ben, babamla beraber futbol maçına gitmeyi çok istedim. Bir de hafta sonları onunla top oynamak, kırlara gitmek istedim. Güreşmek istedim. Ama babam çok yoğundu; çalışmak zorundaydı, olmadı, zaman bulamadı. Ne yapalım, böyle oldu.”

Baba’ya baktım; gözlerinin yaşını yakalamaya çalışıyor, ağlamamak için dudaklarını ısırıyordu.

Selim’e teşekkür ettim. Ve sordum:

“Selim, bu konuşmamızda, sana büyüklük tasladığımı, sana öğüt etmeye çalıştığımı sezdin mi?”

“Hayır!”

“Olanla alakalı olarak mı konuştuk, olması gereken üzerine mi?”

“Olanla alakalı olarak konuştuk.”

“Selim, seninle yine böyle sohbet etmek istesem, benimle konuşmak ister misin? Konuşmamızdan zevk aldın mı?”

“Yine konuşmak isterim; sohbetimizden zevk aldım.”

***

Sohbet özel cinsten bir konuşma, kendine has özellikleri olan bir sohbettir.

Sohbet içinde olan iki insan o an için efor, gurur ve bedel güzergahından denktir ve olanı paylaşırlar; olması gereken üzerinde konuşmazlar.

Korku kültürünün olduğu yerde sohbete izin verilmez.

Türkiye’nin aydınlık geleceğinde anababaların çocuklarıyla sohbet içinde olmasını diliyorum.

Doğan Cüceloğlu 26.06.2011

Bir cevap yazın